Eğitim ve önyargılar hakkında

30 Mart 2014 yerel seçimleri sonrasında KONDA detaylı bir araştırma raporu yayımladı. Raporun “Oy Tercih Sebebi” (Bölüm 3.5) kısmında seçmenlere oy verdikleri partiyi neden tercih ettikleri sorulmuş. AK Parti’ye oy verenlerin %42′si lider için, %37′si taraftarlık ve ideoloji nedeniyle oy verdiklerini söylemişler. CHP’ye oy verenlerin %60′ı taraftarlık ve ideolojiyi sebep göstermişler.

Raporun “Eğitim durumu” (Bölüm 3.1.3) CHP’li seçmenlerin %57′si, AK Parti seçmenlerinin ise %33′ü lise ve üstü eğitim almış. (Yüksek lisans ve doktora sahiplerinin %55′i CHP derken, ancak %12′si AK Parti demiş.) Şimdi bu seçmenlerin yaşadıkları ortamı nasıl değerlendirdiklerine bakalım. Raporun “Neden Oy Veriyorlar” (Bölüm 4) kısmında partilerin seçmenlerinin kendi oy verme sebepleri yanında diğer partilere oy verenlerin neden verdiklerine dair görüşleri verilmiş. (Buradaki sorular açık uçlu sorulmuş, 3.5′deki soru ise beşli seçenekli olarak sorulmuş. O nedenle tam bir örtüşme görülmüyor, KONDA’nın bu konuda bir değerlendirmesi var mı bilmiyorum ama çok önemli bir husus değil.) CHP seçmeninin %57′si AK Parti’ye oy verenlerin kandırıldıkları, cahil oldukları, din kullanıldığı için oy verdiğini düşünüyor. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde AK Parti seçmenleri oy verme sebepleri olarak bunların hiç birini göstermemişler. CHP’ye neden oy verildiği sorulduğunda ise AK Parti seçmeninin %38′i siyasi ve ideolojik görüş yakınlığından ötürü demiş, CHP seçmenlerinin %49′u bu kategorileri oy tercihlerinin sebebi olarak göstermiş.

Yani, “az eğitimli” AK Parti seçmeni CHP’liler için küçümseyici sebepler ileri sürmeyip, dikkate değer bir isabetle neden CHP’ye oy verdiklerini tesbit etmiş. Öte yandan, “çok eğitimli” CHP seçmeni ise AK Parti’ye neden oy verildiği konusunda basma kalıp tekrarlarla sıfıra yakın isabet kaydetmiş. Eğitim sistemimiz hakkında ibretlik bir durum.

Posted in Siyaset | Leave a comment

Bu ne kendini beğenmişlik

Seçim öncesi Cüneyt Özdemir’in köşesinde aktardığı bir “çapulcu” blogu epey eleştiri almıştı. Aynı havada bir yazı da seçim sonrası t24 sitesinde yayımlandı. Bu memleket halkının, bırakın II. Meşrutiyet dönemini, Cumhuriyet’in tek parti döneminde, 1946 seçimlerinde, her darbe sonrası gösterdiği direnişden habersizcesine “gerçekten direnmeye birkaç ay önce başlamış bir halk” olduğumuzu söyleyebiliyor. Yani Türkiye’nin direniş tarihi Gezi ile başlıyormuş!

Eh tabii yazarın direniş hafızası bu derinlikte olursa, Avrupa halkları ile bizimkini karşılaştırıp bize acemilik payesini vermesi doğal. Halbuki seçim sonuçları aynen onun dediği gibi halkın “zor kazandığı şeyin kıymetini bildiğini” göstermekte.

Sonunda yazı insan ilişkilerinde fazla Avrupai olmalarının yarattığı probleme(!) gelip dayanıyor. Onlar sandıklarda beklerken (“saygılı ve mesafeli”) oylarına sahip çıkıyorlar, AKP’ye oy verenler ise (“samimi ve saygısız”) çıkarma yapıyorlar.

Gezi neslinin gerçeği buysa eğer, Kemal Amcalarının neslinden hiç de farklı bir yerde durmuyorlar. Aynı şeyi tekrarlayıp farklı sonuç bekleyenlere ne deniyordu?

Posted in Siyaset | Leave a comment

Feraset, basiret, dirayet, marifet…

Feraset herkese, basiret karar alıcılara, dirayet uygulayıcılara, marifet gözetenlere lazım.

Her türlü toplulukta (aile, iş, dernek, vs.) üstlendiğimiz role göre sahip olmamız gereken hasletler bunlar.

Memleket yönetimine uyarlarsak:

Seçmenden beklenen feraset. Gerçekçi olmak gerekirse, ariflerin siyasete talip olma ihtimalleri düşük olduğundan siyasetçilerden beklememiz gereken basiret ve dirayet olmalı. Basiretli siyasetçi de ariflere danışmayı ihmal etmez.

Sistemi yöneticilerin marifet sahibi olmaları beklentisiyle kurarsak çuvallamayı garanti ederiz.

Posted in Siyaset | Leave a comment

Gezi izlenimleri

Geçtiğimiz Cumartesi günü öğleden sonra Gezi Parkını dolaştım. Metro çıkışından parkın merkezine doğru yürüdükçe bir bakıma Türkiye’den ABD’ye gidiyormuş gibi bir izlenime kapıldım. Parkın merkezinde dış görünüşleri, sloganları, rahat tavırları ile ABD’deki kampus protestolarından tanıdığım tipte genç insanlar vardı. Enerjik ama şenlikli bir hava hakimdi. Tahminim, buradaki gençlerin önemli bir kısmının New York Central Park’ını ya da Londra Hyde Park’ını birinci elden görmüş kişiler olduğu yönünde.

Parkın çeperinde ve meydan tarafında ise bir kısmını ilk defa duyduğum örgütlerin masaları, flamaları ve elemanları vardı. Burada masalardaki insanlar daha ciddi suratlı, sloganlar daha bildik idi. Ama, merkezden yayılan havanın etkisiyle midir, normalde yanyana durması zor sloganların sahipleri herhangi bir husumet izi olmadan birlikteydiler. Parkta Kürt veya başka bir etnik grubun taleplerini sergileyen bir örgüt veya masa olmaması da dikkatimi çekti.

Parka kendim gidene kadar gazetelerin internet sayfalarından edindiğim Gezi protestocuları izlenimi neredeyse tamamen parkın merkezindeki insanlardan ibaretti. Çevredeki posterler, diğer daha bildik gruplar pek bahsedilmiyordu. Park ve Taksim’in bütünlüğüne bakınca bunun yanıltıcı bir resim olduğunu düşündüm. Toplumsal ve global meşruiyet zeminin nerede olduğunu medya da farketmiş ve ona göre bir imaj inşası yapmıştı demek ki.

Parkın merkezinin Türkiye’de henüz geniş bir toplumsal karşılığı yok sanırım. Ama Türkiye’nin ekonomik ve sosyal değişimi bu tempoda giderse 2023‘ün protestolarında ağırlık böyle insanlardan oluşacak. Konular bireysel özgürlükler, çevre vs. gibi konular olacak. Yani durum pek fena değil bence. Ama şimdilik bunlar sadece “eski Türkiye’nin” muhalefetine Batı’da meşruiyet sağlamak için bir araç durumunda.

Bağlantılı bir husus da şu: Parkı gördükten sonra Taksim Platformu olarak Başbakan Yardımcısı ile görüşen heyet ile Gezi Parkındakiler arasında bir temsiliyet ilişkisi kurmakta zorlanıyorum. Heyet şimdiye kadar hemen hiç bir konuda hükümetle netice alıcı müzakerede bulunamamış, yaşını başını almış –parktaki nüfusa göre– “ağbilerden” oluşuyordu.

Posted in Siyaset | Leave a comment

Chomsky & saving the phenomena

Pierre Duhem has a monograph called “To Save the Phenomena” where he discusses the Galilean revolution in physics which made the mathematics the language of physics. Previously, the proper scientific theory had to fit the phenomena observed but also the model had to “make sense.” To explain the last point: an example given in Duhem’s essay is that the acceptable model is the one that can be built by a skilled carpenter. Astronomy, when it used mathematical models to fit the observations, was failing this test of being properly scientific. Abstract mathematical models were not considered “real.”

In a Nov 2011 interview in the Atlantic, Noam Chomsky brings up an argument similar to the pre-Galileans in his criticism of the statistical or machine learning techniques. This time around, the “acceptable” model of scientific method is the algorithm or the mathematical model. Statistical data analysis (big data) to discover connections & relations is OK to get results (i.e. it saves the phenomena) but does not give us the insight into what is really going on. This is Chomsky’s argument.

It would be interesting to see where this debate will take our concept of what proper science is.

Posted in Felsefe/Philosophy | Leave a comment

Bir başkanlık sistemi önerisi

Burada önerilen sistemde egemenliğin tüm boyutlarının herhangi bir zümre ile paylaşılmadan halkın iradesine dayandırılması esas alınmıştır. Yasama ve Yürütme için bu düzenli serbest seçimler aracılığı ile, yargı için ise seçimle halktan yetki almış Meclis ve Başkan aracılığıyla atamalarla sağlanmıştır.

Türkiye Milletvekilliği mekanizması ve barajların kaldırılması ile TBMM’de en geniş temsiliyet sağlanmıştır. Başkanlık sistemi ile parçalı bir parlamentodan kaynaklanabilecek yürütmenin kitlenmesinin önüne geçilmiştir. Başkanın atamalarda Türkiye Milletvekillerinden onay almak zorunda olması hemen herzaman Başkanı çok partili bir uzlaşı aramaya itecek bir mekanizmadır.

Önerideki görev süreleri, onama çoğunlukları için değişik değerler de düşünülebilir, bu metindeki değerler örnek (“placeholder“) olarak görülmelidir. Sürelerde organlardaki görev değişikliklerinin aynı anda olmaması gözetilmiştir.

Yasama:

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) 550 milletvekilinden oluşur. Yasa yapma yetkisi sadece TBMM’ye aittir.

501 milletvekili nüfuslarına göre illere dağıtılmıştır. 49 milletvekili ise Türkiye milletvekilidirler (TMV), seçime katılan partilerin ülke genelinde aldıkları oylara göre partiler arasında dağılırlar. TBMM seçimlerinde yerel veya ülke genelinde baraj uygulanmaz. Türkiye Milletvekillerinin dağılımı en düşük oy alan siyasi partilerden başlar; %2 oy alan bir parti bir tane Türkiye milletvekili çıkarır. Yasalar TBMM’nin 550 üyesinin katılımı ile yapılır, il milletvekilleri ve Türkiye milletvekilleri TBMM çalışmalarına katılımda farksızdırlar: komisyonlar vs. TBMM”deki siyasi parti gruplarına göre oluşturulur, kanun teklifleri sunmakta ve oylamakta tüm milletvekilleri aynı haklara sahiptirler. Ancak, Türkiye milletvekilerinden oluşan 49 kişilik heyet yürütmenin yaptığı bazı atamaların onay merciidir ve onay kararları çoğunluk ile alınır.

Türkiye Milletvekillerinin sayılarının il veya seçim bölgesi sayısı ile ilişkisi yoktur. Zaten Türkiye gibi iç göçün halen yüksek olduğu bir ülkede çoğu il sınırları idari kolaylık için devlet tarafından belirlendiği için siyasi/toplumsal karşılığı olması gerekmez.

Milletvekili seçimleri 4 senede bir sonbahar aylarında (Eylül, Ekim, Kasım) yapılır. TBMM seçim senesini değiştiremez, sadece özel durumlara istinaden sonbaharın hangi ayında yapılacağına dair düzenleme yapabilir.

 Yürütme:

Ülke genelinde yapılan seçimde oyların yarısından fazlasını kişi başkan olur, bunun için gerekirse son aşamaya en çok oy alan iki adayın katıldığı iki aşamalı seçim yapılır. Başkanın bir siyasi parti üyesi olmasında sakınca yoktur.

Başkan, bakanlar kurulunu atar. Bakanlar aynı zamanda milletvekili olamazlar. Eğer bir bakanlığın ayrı bütçesi var ise, o bakan başkan tarafından aday gösterildikten sonra Türkiye milletvekillerinden oluşan 49 kişilik heyetin çoğunluğunun onayı ile göreve başlayabilir. TBMM’nin tatiline rastlayan zamanlarda yapılan atamalarda bakan TBMM Türkiye milletvekilleri heyeti toplanana kadar geçici olarak görevine başlar.

Kendilerine ait ayrı bütçeleri olmayan bakanlar ise başkanın ataması ile göreve başlarlar.

Başkan her sene bütçe taslağını hazırlar ve TBMM’nin onayına sunar.

Başkanlık seçimleri 5 senede bir sonbahar aylarında (Eylül, Ekim, Kasım) yapılır. TBMM seçim senesini değiştiremez, sadece özel durumlara istinaden sonbaharın hangi ayında yapılacağına dair düzenleme yapabilir.

Yargı:

Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeleri Başkan tarafından aday gösterilir, Türkiye milletvekilleri tarafından onaylanır. AYM üyelerinin görev süreleri 65 yaşında veya istifa ile sona erer. Yargıtay Başsavcısının dava açması durumunda TMV heyeti tarafından yapılacak bir yargılama ile AYM üyesinin görevine TVM heyetinin nitelikli çoğunluğunun onayı ile son verilir.

Hakimler ve savcılar birbirlerinden tamamen farklı kurumsal yapılar halinde organize olurlar.

Hakimler Yüksek Kurulu (HYK) 9 üyeden oluşur. 5 üye Başkan tarafından 1. sınıf hakimler ve/veya hukuk fakületeleri profesörleri arasından aday gösterilir ve TMV heyeti tarafından onaylanır. 4 üye ise tüm hakimlerin katıldığı oylama ile 1. sınıf hakimler arasından seçilirler. HYK üyeleri 4 seneliğine veya 65 yaşını doldurana kadar görev yaparlar. HYK, hakimlerin terfi ve tayinlerini düzenler, hakimlik meslek kıstaslarını belirler, mesleğe alma ve atma yöntemlerini belirler ve uygular. Performans kriterleri arasına hakim kararlarının üst mahkemelerce (AIHM dahil) onanma oranını mutlaka dahil eder.

Yargıtay Başkanını HYK adli yargı mensubu 1. sınıf hakimler arasından nitelikli çoğunlukla aday gösterir ve TMV heyetinin onayına sunar. Yargıtay Başkanı 6 seneliğine veya 65 yaşını doldurana kadar görev yaparlar.

Danıştay Başkanını HYK idari yargı mensubu 1. sınıf hakimler arasından nitelikli çoğunlukla aday gösterir ve TMV heyetinin onayına sunar. Danıştay Başkanı 6 seneliğine veya 65 yaşını doldurana kadar görev yaparlar.

Hakimlerin statüsü devlet memurlarından ayrı bir yasayla düzenlenir.

Savcılar Yüksek Kurulu (SYK) Adalet Bakanı ve 8 üyeden oluşur. Adalet Bakanı SYK’nın başkanıdır. Adalet Bakanı haricindeki SYK üyeleri 4 seneliğine veya 65 yaşını doldurana kadar görev yaparlar. SYK savcıların terfi ve tayinlerini düzenler, meslek kıstaslarını belirler, mesleğe alma ve atma yöntemlerini belirler ve uygular. Performans kriterleri arasında açtıkları davaların kesin hükümlerinin (AİHM süreci dahil) lehte sonuçlanma oranını mutlaka dahil eder.

Yargıtay Başsavcısını SYK 1. sınıf başsavcılar arasından salt çoğunlukla aday gösterir ve TMV heyetinin onayına sunar.

Sayıştay:

Sayıştay Başkanı Başkan tarafından aday gösterilir ve TVM heyeti tarafından onaylanır. Sayıştay Başkanı 12 seneliğine veya 65 yaşını doldurana kadar görev yapar.

Posted in Siyaset | Leave a comment

Can almak, insan olmak

Kürtaj tartışmaları arasında en can alıcı noktaya parmak basan yazı herhalde Hilal Kaplan’ın “İnsan nerede başlar” yazısıydı. Fakat “inananları” biraz acelece ayrı tutmuş gibi geldi. Diyanet İşlerinin beyanı olsun, bazı alimlerin fetvaları olsun, ilk haftalarda kürtaja cevaz veren geleneksel görüşleri reddetmek için “modern tıbbın verilerine” başvuruyorlar, sanki tıp insan olma hali hakkında birşey söyleyebilirmiş gibi. Secde suresindeki ifadelerden spermin yumurtayı döllemesi ile insan olunmadığı çok açık iken, “modern tıbba” dayanarak döllenme anını insanlıkla eş tutmak garip.

Can almak meselesi elbette önemli bir konu ama, insanlar insan olmayan canlıları çeşitli sebeplerle günah veya suç teşkil etmeden öldürüyorlar. Yiyecek, korunma gibi sebepleri bir kenara bırakın, spor olarak yapılan avcılığa bakın. Afrika’da safarilere çıkıp eti yenmeyecek hayvanları avlayanlara karşı bir fetva duymadım. Demek ki, kürtaj konusunda dini görüş can almak meselesi değil, insan olmak meselesi üzerinden konuşulmalı. Ne zaman insan olunduğunu da tıp biliminden öğrenmeyi beklemek beyhudedir.

Yeni Şafak’ta Ayşe Böhürler’den ögreniyoruz ki konu bazı dindar çevrelerin gündemine Amerika’dan ithal edilmiş. Bu bana evrim konusu tartışmasının Müslümanların gündemine Amerikan Hristiyanlarının terminoloji ve perspektifi ile girmesini hatırlattı. Bakarsınız yakında bir de okullarda evrim konulu bir tartışma başlatılır.

Posted in Felsefe/Philosophy | Leave a comment

Mod-Medyan efsanesi

YGS’deki problemlerden sonra ortaya atılan iddialardan birisi ise keşfedilen “şifreler” için gereken “mod” ve “medyan” operatörlerinin sınavdan önce Google’da aranmalarında sıradışı bir artış olduğu idi. Yani, bu “şifre”den önceden haberdar edilenler olduğunun işareti sayılıyor. Fakat Google Trends’e bakınca hiç de öyle bir durum gözükmüyor.

Medyan” kelimesi Mart 2011‘de Türkiye’de ölçülecek kadar bile aranmamış, sonuç boş çıkıyor. Bu haberler çıkmaya başladıktan sonra ise (Nisan başlarında) birden zirve yapıyor.

“Mod” kelimesi ise Mart 2011 boyunca dikkate değer bir farklılık göstermiyor. Bu kelime için de tek hareket yine Nisan 2011′de haberler sonrası oluşuyor.

ÖSYM’nin “şifre” iddialarıyla ilgili gösterdiği iletişim beceriksizliği hanesine bu hususu da ekleyebiliriz.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Bakar körlük

12 Aralık 2010′da gazetelerde üzücü bir cinayet haberi vardı: 10 günlük evli bir çift arabalarında öldürülmüşlerdi. Kısa zamanda ortaya çıktı ki, cinayet Süryani olan kadının erkek kardeşi tarafından işlenmiş. Sebep ise kadının ailesinin arzusu hilafına Müslüman bir erkekle evlenmesi.

Pek adetim olmadığı halde, ne bulacağımı tahmin ederekten, Hürriyet ve Haber Türk gazetelerinde bu haberle ilgili okuyucu yorumlarına baktım. Beklediğim gibi, önemli sayıda yorumcu katilin ve ölen kadının Müslüman olması üzerine kurguladıkları yorumları döktürmüşlerdi, hatta bazıları “bunu yapan Müslüman olamaz” diye savunmacı pozisyonlar almışlardı. Basit bir haber metnini okurken bile önyargıların etkisini göstermesi açısından ilginç vakaydı.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Boykotun daha demokratik alternatifi

12 Eylül 2010 referandumu sonrası boykota da demokratik bir seçenek olarak saygı gösterdiklerini hemen her parti lideri ifade etti. Boykotun amacı paketin içeriğinden ziyade (içerikle ilgili BDP’nin eleştirileri komikti), BDP’nin siyasi gücünü göstermekti. Ortada silahlı güçlerin olduğu bir durumda sandığa gitmeyen seçmenin sebepleri tartışma konusu oluyor doğal olarak. Referandumda “evet” ve “hayır”dan oluşan iki seçenek olduğuna göre, üçüncü seçeneği yaratmak için boykotun alternatifi sandığa gidip geçersiz oy atmak olabilirdi.

2009 il genel meclisi seçimlerine bakınca katılmayanların oranını %14.81, geçersiz oy oranını ise %2.3 olarak görüyoruz. 2010 referandumunda ise katılmayanlar %23, geçersiz oylar ise %1.9. Eğer BDP siyasi gücüne güveniyorsa seçmenlerine sandığa gidip “hem evet hem hayıra mühür basarak” geçersiz oy atmaları çağrısında bulunabilirdi. Bu durumda seçmen kabinde kendi başına kaldığı için kimsenin iradesinin üzerinde silahlı tehditten bahsedilemezdi. Boykot oranının benim hesapladığım yöntemle (2009 katılımına kıyas) %20′nin üzerinde olduğu 10 ilde, referandumdaki geçersiz oy oranı %3.5 ile %14.8 arasında değişiyor (bu Şırnak’taki bu yüksek oran da enteresan bir durum, boykotta da en yüksek ikinci il). Bunları da BDP siyasi iddiası için sahiplenebilirdi, ve şimdiki katılımsızlık oranını sahiplenmesinden daha ikna edici olurdu.

Posted in Siyaset | Leave a comment