“Chico pieces, mucho dolares”

Bundan 30 sene kadar önceydi. Yine böyle sıcak bir mevsime rastlayan Kurban Bayramında UCLA’de doktora yapmaktaydım. Bayramlar genellikle sabahları UCLA’den bir kaç Türk arkadaşla Los Angeles şehir merkezi civarındaki Islamic Center of Southern California‘nın mescidinde namaz kılıp okula geri dönmek şeklinde geçerdi. O sene nasıl olduysa bir arkadaşımız Selçuk Beyin bir çiftlikte kurban keseceğini, bizim de yapabileceğimiz fikrini ortaya attı. Selçuk Bey uzun süredir güney California’da yaşayan bizim yaşında çocukları olan bir profesördü.

Bayram namazından sonra Tayfun’un eski büyük Buick arabasına Mehmet, Celal, Nezih ve ben doluştuk ve Selçuk Beyi takip ederek neredeyse bir saat gittik ve bize çöl gibi görünen bir yerin ortasındaki çiftliğe geldik. Bu arada hava iyice ısınmıştı. Arabanın soğutucusu çalışmadığı için vardığımızda zaten ter içinde kalmıştık. Çiftlikte sadece genç bir Meksikalı vardı ve meydanlık bir yerde darağacı gibi bir iskele kuruluydu.

Meksikalı İngilizce konuşmuyordu, biz de İspanyolca bilmiyorduk. İşaretle falan anlaştık ve bizim kurbanlık geldi. Gelen bir koyundu ama maşallah bizim memleketteki danalar kadar büyüktü. İskelenin dibinde kazılmış çukurun başında önce Selçuk Bey kendi kurbanını kesti. Bizim ekibin durumuna bakıp eli bıçak tutan olmadığını görünce, vekaletle sizinkini de keseyim siz de hayvanın başını tutun dedi. Bu arada çölde öğle sıcağı bastırmış biz kovboy filmlerindeki gibi hissetmeye başlamıştık.

Bizim dana büyüklüğündeki koyun yere yatırıldı, ben ve bir arkadaş daha diz çöküp kafasını tuttuk. Selçuk Bey besmeleyi çekip bıçağı vurdu. Bizim kurbanın kanı çukura doğru akarken terden iyice kaygan hale gelmiş burnumun üzerinden gözlüğüm kayıp kan gölüne düşmez mi. Gözlüğü kurtarayım derken biraz da üstüme kan sıçrattım. Gözlüğü temizlemeye çalışıp geri taktım ve kurbana geri döndük.

Kesim bittikten sonra Meksikalı çocuk hayvanı iskeleye çekip kompresörle deri altından şişirip hemencecik yüzdü ve sonra elektrikli testereyi eline aldı. Sıcak, kan, ter ve testere ile durum oldukça sürreal bir görüntü almıştı. Çocuk bir boyuna bir de enine darbe ile hayvanı dört parçaya böldü bıraktı. Bizde kasaplık edevat da beceri de olmadığı için eti daha küçük parçalara bölmesini istiyor ama derdimizi anlatamıyorduk. El kol hareketlerimizle anlatmaya çalıştığımızı herhalde inadına anlamazdan geliyordu. Bu sırada, Nezih –kendisi esasen ticaretle meşguldü, arada da bir yerde öğrencilik yapıyordu, yani piyasa adamıydı– Zagor‘dan hatırladığı İspanyolcasını devreye soktu ve Meksikalı çocuğun karşısına geçip “chico pieces, mucho dolares” diyerek biz Türklerin “küçük parçalara çok dolar vereceğiz” diye anladığı bir cümle kurdu. Fakat bu muhteşem cümleyi Meksikalı anlamıyordu. Sonunda biz paraları çıkarıp uzatınca ve testereyi alıp işe girişmeye kalkınca, insafa geldi ve bizim dört parçayı sekiz parça haline getirdi.

Naylon çöp torbalarına doldurduğumuz etleri Buick’in bagajına doldurduk ve geri şehre doğru yola çıktık. Arabanın içinde terli, kanlı (ki benim gözlük de halen kısmen kanlıydı) beş genç adam ve bir bagaj dolusu et gidiyor ve polis falan durdurmasın diye dua ediyorduk. Yerleşim yerlerine yaklaşınca bir süpermarket gördük, doğru park yerine çektik. Arabadan koşar gibi çıkıp kendimizi süpermarketin içindeki serin havaya attık. İçerideki az sayıda insan tuvaletlere koşan bizleri gözleriyle takip ediyordu. Kıyafetlerimize bir şey yapamadık ama elimiz yüzümüzdeki (ve gözlüğümdeki) kanları epeyce temizledik.

Şehre yaklaştığımızda kimse de etle uğraşacak heves kalmamıştı. Neredeyse tamamını Islamic Center’a bıraktık. Ertesi gün kavurmak niyetiyle eve götürdüğümüz etin de önemli bir kısmını uygun olmayan bıçaklarımızla doğramaya çalışırken ziyan ettik. Ama o hafta sonu epeyce arkadaş bizim evde toplanıp Los Angeles’da kurban eti kavurmasını tadımlık da olsa yedik.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Yabancı basın ve kamuoyu meselesi

15 Temmuz darbe girişiminden sonra yabancı basının ve bir çok “müttefik” ülkenin tavrı haklı eleştirilere konu oldu. Serbestiyet’te Adam McConnel konuyu iyi özetlemiş. Avrupa ve ABD basının tavrı yeni değil, o nedenle belki pek şaşırtıcı değil diyebiliriz, manipülasyonlardan, gizli ajandalardan bahsedebiliriz ama bunlar Türkiye’de hükümetin, iktidar partisinin, Cumhurbaşkanlığının uzun süredir yurtdışında mesaj yönetiminde kusurlu olduklarını görmemize engel olmamalı.

Son günlerde STK’ları, iş adamlarını ABD ve Avrupa gazetelerinde ilan vermeye çağıran köşe yazıları da okudum. Konunun anlaşılmadığını gösteren bir davranış. Bu çağrıda bulunanlar çuvalla parayla alınan bir düzine ilanın, bir haber içindeki bir paragraf, bir editoryal sayfa makalesi karşısında etkisi olmayacağını göremiyorlar. Bu konuda iyi bir başlangıç olabilecek bazı önerileri Kemal Öztürk yaptı. Kurumları, iş adamlarını muhataplarıyla birebir ilişkiye girerek anlatmaya çağırdı. Bir mesafe katedilecekse böyle “dokunan” yöntemlerle sabırlı çalışmak, network‘ler oluşturmak gerekiyor. Tarafgirlik, önyargılar, gizli ajandalar ortadan kalkmaz ama meydanda bu kadar da kolay at koşturamazlar en azından. Yalnız, böyle girişimlere başlayanların içeride düşman ile konuşuyor diye hain ilan edilme ihtimalleri de var maalesef.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Yeni Türkiye’nin tescili

15 Temmuz darbe teşebbüsü sırasında ABD’de yoldaydım. Sosyal medyadan gelen mesajlarda İstanbul’da köprülerde tanklar olduğu falan yazılınca, herhalde bomba ya da saldırı ihbarı alındı tedbir alınıyor diye düşündüm. Başbakanın bunun bir kalkışma olduğuna dair beyanatı gelince durum anlaşıldı. Arabadaki radyodan haber bulmaya çalıştım; önce pek birşey yoktu sonra orta dalgada (AM) aşırı sağcı (galiba Fox News) bir kanalda Türkiye hakkında konuşan ama adını duyamadığım bir uzmana(!) rastladım. Adam Türkiye’deki hükümetin “jihadist” olduğunu falan anlatıp ordu sayesinde Atatürk’ün düzenine dönülmüş olacağını anlatıyordu.

Daha sonra CNN’i izleyebileceğim bir yere vardım. CNN’in uzmanları da daha hallice değildi. Tüm gece boyunca (ki o sırada artık Türkiye’de sabah olmuştu) “durum belli değil” yazısını ekranda tuttular. Ekrana çıkardıkları uzmanlar “jihadist” demediler ama konuya Türkiye’deki hükümetin ve Erdoğan’ın otoriterliğinden başladılar. ABD’de herhangi bir yetkiliden net bir darbe karşı ifade henüz duyulmamıştı.

Senelerdir ABD ve Avrupa medyasında süren kampanya göz önüne alınınca, şaşırtıcı değildi. Maalesef şaşırtıcı olmayan, ve daha üzücü olan, Türkiye’den bazı mesajların darbenin başarısızlığı belli olur olmaz “bu tiyatroydu” yönüne kaymaları oldu. Normal şartlarda, kendi işlerini yaparken gayet rasyonel analizler yapabilen, “iyi eğitim” almış insanların alengirli komplo senaryolarına bu kadar teşne olmalarını ilk defa görmedim elbette. Onun için darbecilerin şehit ettiklerinin cenazesinde eğitimlilerin şerrinden korunmak için dua eden imamı anlayabiliyorum. Doğrusu bu komploculuk yaklaşımı memlekette her cenahın düşünce sistematiğine sinmiş durumda.

Bir de fikir beyanında pervasız olanların çoğunda kendilerine arada bir eleştirel bakmak adeti yok. Daha bir kaç sene önce Gezi’de sokaklara çıkanlar halkın Erdoğan tarafından sokağa çağrılmasını büyük yanlış olarak lanse ettiler. Şimdi bakınca, bunun neticeye etkisini küçümseyenlerin hilafına, bu çağrıya uyan halkın darbenin belinin kırılmasında belirleyici olduğu görülüyor. Şöyle ki, son haberlere göre TSK içinde kararsız konumda komutanlar varmış, halk sokağa çıkmasaydı bunların alacağı pozisyon büyük ihtimalle farklı olacaktı. Daha evvelki darbelerde halk hükümetinin arkasında durmadı ve TSK kendi halkıyla karşı karşıya gelmedi. Halkla çatışma ihtimali darbecilerin çelik çekirdeği dışındakiler için göze alınamaz bir durumdu büyük ihtimalle.

Katılanların yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla meydanlara çıkanlar sadece sıkı Reisçiler değil çok çeşitli görüşlerden insanlar (galiba en bariz eksikler Beyaz Türkler). Bu da darbecilerin atladığı önemli bir demografik gerçeğin neticesi: Türkiye nüfusunun %70’den fazlası artık şehirli nüfus ve darbelere tepkileri köylü bir toplumdan farklı olacaktı. Bir de nüfus yaş dağılımının genç (çocuk değil) ağırlığını göz önüne alınca kazandıklarını evde oturarak kaybetmeyi kabullenmeleri beklenmemeliydi.

Darbe sonrası yeni Türkiye gerçekliği için de bu halk, bu sosyoloji en önemli faktör ve iyimserlik kaynağı. Sınıfsal kibirlerinden kurtulabilenler de bunu görüp politika üretimine yapıcı katkıda bulunabilirler diye umuyorum.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Yaşar Nuri Öztürk

Prof. Yaşar Nuri Öztürk 22 Haziran 2016’da vefat etti, Allah rahmet eylesin.

Kendisini 1997 senesinde New York’da dinlemiştim. Daha sonra Anadolu dergisinde o konuşmayla ilgili izlenimlerimi “Başaşağı Konuşan Bir Adam” başlığıyla yazmıştım, dileyen okuyabilir. Umarım haksızlık etmemişimdir.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

So-called “Sultan”

The New York Review of Books published an article by Christopher de Bellaigue in the December 17 issue titled “The Sultan of Turkey“, unfortunately very much in line with the  shallow analysis of Turkey and its politics that appears in the Western media. Normally in a journal like the NYRB, the language and analysis of this article should not have passed the editorial controls. I sent a letter to the editors addressing the “executive presidency” points in the article. I quote the article below:

Mr. de Ballaigue’s article is missing or, at best, glossing over some of the critical contextual information regarding the AKP and Mr. Erdogan.

The current constitution gives the president of the republic quite broad powers to shape the executive branch and the judiciary without any political or legal accountability (the only possible charge against a president is treason). All the high-level civilian and military bureaucrats are appointed with the approval of the president; some proposed by the government for approval, some directly appointed by the president. This set up originated in the 1960 coup by the military as means of more direct control over the elected officials, and then was stregthened further after the 1980 coup. The expectation of the generals was that the president will be chosen among the bureaucratic elite since the the parliament that elects the president could be “influenced” by the institutions of the republic. So, they shaped the presidency as the apex of the bureaucratic guardians. As with many social engineering attempts, the unexpected happened: the AKP achieved the parliamentary power to elect a president in 2007. The blatant intervention by the military and high judiciary was countered by the politicians with a change to the constitution to elect the president directly by popular vote. This was a rather hasty change that did not touch the existing powers of the president.

Mr. Erdogan has been calling for a presidential system for more than a decade. In Turkey’s first presidential election campaign in 2014, Mr. Erdogan repeatedly stated that he will not be like the previous presidents if elected and will use the powers granted by the constitution to the fullest. He won in the first round by 52% of the national vote. This gives him the legitimacy to use the presidential powers the previous presidents were either reluctant (like civilians Ozal and Demirel) or preferred to orchestrate with bureaucratic allies (like ex-constitutional judge Sezer). I should also note that Mr. Erdogan was the first prime minister and now the first president who did not come from one of the elite schools and did not have any experience in the government bureaucracy. He was a small scale businessman and rose through the ranks of a grassroots political organization.

The tragedy of the opposition in Turkey is that they do not have the foresight to seize upon the “executive president” idea to shape a new constitution with democratic checks and balances, not like the current one where “check and balances” are provided by a self-reproducing unelected bureaucracy.

I should add that there is another aspect to the failing public discussion on the presidential system: The rather simplistic and problematic arguments put forward by many of the supporting commentators (Etyen Mahcupyan drew attention to this in a series of articles.)

Posted in Siyaset | Leave a comment

Ne Olacak?

7 Haziran seçimlerinde ne oldu, sonrasında ne olacak?

Kişisel olarak tercihim HDP’nin Meclise girmesi, AKP’nin tek başına hükümet kuracak sınırı biraz geçmesi yönündeydi. HDP’nin barajı geçeceği kesin gibi olunca, – önemli ölçüde de son haftalarda Anglo basında çıkan üstenci, oryantalist yazılar nedeniyle – oyumu AKP’ye verdim. Neticede HDP Meclise kuvvetli bir oy oranı ile girdi, ama kimse de tek başına hükümet kuramıyor.

Öncelikle şunu belirtmek lazım: Sandık vefanın değil, geleceğin oylandığı yerdir. Partilerin ve  adayların seçmenden vefa beklemek hakkı yoktur, bilakis onların seçmenlerine vefa borcu vardır.

Seçime katılım oranı da gayet yüksek olduğu için (%87), “seçmenim sandığa gitmedi” bahanesi pek geçerli değil. Güneydoğu’ya bakıldığında AKP’nin ciddi bir oy kaybı dikkat çekiyor. Burada barajın söz konusu olmadığı Cumhurbaşkanlığı seçimi ile karşılaştırmak isabetli olur. Özellikle Cumhurbaşkanının Çözüm Süreci ve Kürt Sorunu hakkındaki konuşmaları AKP seçmeni HDP’ye göndermiş gibi duruyor.

AKP bıçak sırtı tek başına iktidar olsaydı, oy kaybının faturası Davutoğlu’na kesilirdi, ama şu andaki durumda fatura büyük ölçüde Erdoğan’ın önüne konulacaktır.

Önümüzde iki siyasi sorun var: Günbegün hükümet etme işleri ve sistemik değişiklik. Bütün partiler seçim kampanyalarında koalisyonlar konusunda, anayasa değişikliği konusunda oldukça net pozisyonlar aldılar. Herkes sözünde durursa hükümet kurulmaz ama biraz fedakarlık, biraz bakanlıkların cazibesi derken bir hükümet kurulacaktır herhalde. Hükümeti kuracak kombinasyonlarla anayasayı değiştirme talebi olanların kombinasyonları örtüşmediği için enteresan bir gerilim olacak.

AKP’nin olmadığı hükümet kombinasyonu, Ahmet Necdet Sezer’le çalışmak zorunda kalan AKP hükümetleri gibi olacaklar. Cumhurbaşkanı engellerini aşmak için AKP yapınca şikayet ettikleri manevraları yapacaklar, Erdoğan ise seçimle geldiği için “denetim” yetkisini kullanırken kendini tükürdüğünü yalamış gibi hissetmeyecek. CHP-MHP-HDP koalisyonunda CHP sayıca çok olsa da moral üstünlük diğerlerinde olacaktır, bu da hükümet pazarlıklarını etkileyecektir.

AKP’ye koalisyonda yer alması için içeriden ve dışarıdan baskı olacaktır. Davutoğlu’nun sonuçlar belli olmaya başlayınca ilk beyanatında “hiç bir gücün önünde eğilmeyiz” demesi acaba buna mı gönderme yapıyordu? İktidar imkanlarından ve avantajlarından faydalanmaya devam etmek isteyenler içeriden, bölgesel “istikrar” politika hesabı olanlar – ABD gibi – dışarıdan bastıracaklardır. Partinin ideolojik iddiasının sahipleri buna karşı durmak isteyebilirler ama pragmatist ve oportunist kanatlarla olan mücadeleyi kim kazanır belli olmaz.

Anayasa değişikliğini öne çıkarmış iki parti AKP ve HDP idi. HDP AKP ile hükümet yapmayacağını seçimden sonra da vurguladı, ama bu anayasal değişiklikler için pazarlık edemeyecekleri anlamına gelmez. HDP, AKP’siz bir hükümeti içeriden veya dışarıdan desteklerken, aynı zamanda anayasa değişikliği için AKP ile çalışabilir. Hükümet ortaklarını rahatsız etse de aşağı yukarı denk üç partinin koalisyonu olduğu için iktidar uğruna CHP ve MHP çaresiz olabilirler. AKP ve HDP’nin pazarlığı ile hazırlanacak bir anayasa gerçekten “yeni Türkiye” mutabakatı olabilir.

Hayırlısı olsun…

Posted in Siyaset | Leave a comment

Ecdaddan Tehcir hakkında

Said Halim Paşa (1864-1921) 1913-1917 yılları arasında Sadrazamdı, yani İttihat ve Terakki’nin hükümet ettiği dönemde hükümetin başıydı. Talat Beyin Dahiliye Nazırı, Enver Paşanın Harbiye Nazırı olduğu dönem. (1917’de Talat Paşa Sadrazam oldu). Savaş sonrası mağlubiyeti soruşturmak için kurulan Yüce Divan’a verdiği ifadede (5 Kasım – 21 Aralık 1918) şunları söylüyor:

[Rus cephesinde Osmanlı ordusundan firar edip Ruslara destek olan çetecilik yapan Ermenilerin olduğundan, askeriyenin teklifi üzerine Meclis’in ordu kumandanlarına gerek bireysel gerek toplu tehcir yetkisi verdiğini, ve bunun makul bir düzenleme olduğunu öne sürdükten sonra…]

Fakat maalesef icrasına memur olanlar, kanunu fena bir halde tatbik eylediler. Sızıltılar işitilmeye başlayınca, sebeplerinin buldurulması ve cezalandırılması için tahkikat komisyonları teşkil eyledik ve bu komisyonlara da memlekette namus ve iffetiyle temayüz etmiş zevatı intihap eyledik. Tahkikat-ı lazıme icra edildi ve komisyon raporunu Dahiliye Nezaretine takdim eyledi. Memalik-i Şahanenin birçok kısmını gezip, oldukça az bir müddette tahkikatını ikmal eyleyen komisyonun raporu Dahiliye Nezaretinden Sadarete aylarca gelmedi. Mükerreren ve musırren bu rapor Dahiliye Nezaretinden talep edildiği halde “Daha ikmal edilecek veya ıslah edilecek nukatı var” diye Dahiliye Nezareti taallül gösterdi ve binaenaleyh hakikati ketmeylemek azm-i kat’isinde bulunduğu anlaşılıyordu. Talat Bey’in Dahiliye Nezaretinde kaldığı müddetçe bu işe bir hüsn-ü netice vermek imkanı mefkuttu. Talat Bey’i de Dahiliye Nezaretinden ıskat edebilmek salahiyetim dahilinde bulunmadığından, meselenin icap ettirdiği neticeyi istihsal mümkün olmadığından, daha münasip bir zamana talik etmek mecburiyet hasıl oldu. Maamahif İstanbul’da ve gözümün önünde bulunan Ermeni ve Rumların ancemaatin tehcir edileceği Ermeni erkan ve eşrafı tarafından bana ihbar edildiği zaman bu icraata kemal-i şiddetle mani oldum.[*]

100 sene sonra devlet erkanımız ecdadımıza sahip çıkma saikiyle hareket edecekse, Talat Paşayı tercih etmek zorunda değiller. En azından Said Halim Paşanın (ki kendisi İslamcı düşüncenin öncülerinden sayılır) pozisyonuna sahip çıksınlar. Aslında geçen sen Başbakan Erdoğan’ın taziyesi ve Dışişleri Bakanı ve Başbakan olarak Davutoğlu’nun beyanatları bu istikamette ilerliyordu, fakat bu sene Papa’ya verilen tepkiyle başlayan beyanatlar bu çizginin gerisine düştü.

Said Halim Paşanın bahsettiği, bir türlü Talat Beyin Dahiliye Nezaretinden gelemeyen Tahkikat Komisyonu raporları ne oldu acaba?

[*] “Said Halim Paşa – Buhranlarımız ve Son Eserleri“, İz Yayıncılık, 1993, ISBN 975-355-074-X, sayfa 322-323. Bir dipnotta belirtildiğine göre Yüce Divan ifadesi  1918’de Vakit gazetesinde tefrika edilmiş ve 1933’te kitap olarak da yayımlanmış

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Metin içinde tutarlılık problemleri

T24 sitesinde 10 Mart 2015’de Eren Keskin ile bir röportaj yayımlandı. Eren Hanım hakkında birşey bilmiyordum ama yazının girişinde “hukukçu, insan hakları savunucu ve yazar” olarak sunuluyor. Eren Hanım da şöyle diyor:

Kesinlikle demokratik, sivil mücadeleden yanayım, ama bir insan hakları savunucusu olarak PKK’nin silahına ihtiyaç olduğunu savunuyorumPKK’nin silah bırakması en son tartışılacak maddedir.

Bu şaşırtıcı militarist pozisyonu daha sonraki bir ifadesi anlamamıza yardımcı oluyor:

İnsan hakları örgütleri devletin hak ihlallerine karşı kurulmuş bir örgütlenme. Şunu her zaman söylüyoruz, öyle bir devlet yapısında yetiştirildik ki, öyle bir resmi ideoloji bize pompalandı ki, hepimiz aslında egemenimize benzedik. İnsan hakları örgütleri de dahil, hepimizin bu devlete çok benzediğini düşünüyorum. Son derece erkek egemen, militer, feodal yapılar kuruyoruz.

[…]

Gerçekten bir demokratikleşme yaşanacaksa, önce kendimizden başlatmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu sadece PKK için değil, diğer sol örgütler için de böyle. Ayrıca bu konuda korkmamak gerekiyor. Savaş, zaten hata barındırır. Herkes hata yapar savaşta. Tabi ki devasa, örgütlü bizi bile kendisine benzetmiş bir devletten bahsediyoruz. Öncelikli olan devletin suçlarını araştırmaktır. İnsan hakları savunucuları da doğal olarak bunu yapmışlardır.

Silaha olan güvenindeki probleme rağmen söyleşinin sonunda cinsel şiddetin devlet elinde bir araç haline gelmesine yönelik eleştirileri önemli.


15 Mart’ın diğer garip yazısı Yeni Şafak‘ta Cem Küçük’ün yazısı idi. Aslında geçmişte de işlediği bir konuyu toparlamış ama kaş yaparken göz çıkarmış gibi olmuş. Yazının ana teması insan hakları savunucusu ABD’nin bile devletin çıkarları ve sırları için gazetecilerin gözünün yaşına bakmadan hapse attığını anlatarak Türkiye’deki paralelci gazetecilere uyarıda bulunmak. Ama Yeni Şafak gibi ABD’nin Afganistan ve Irak savaşları sırasında yaptıklarını şiddetle eleştirmiş (özellikle İbrahim Karagül’ün yazıları), ABD elçiliğinin yalanladığı haberleri sonradan Bradley Manning gibilerinin ifşa ettikleri ile doğrulanmış bir gazetede, bu insanların başlarına gelenleri savunur ve onaylar pozisyonda olmak garip. Türkiye’de paralelcilerin yaptıkları örgütlü güç mücadelesinde fırsatçılık, halbuki Snowden, Manning gibilerinin yaptıkları birey olarak kendilerini ortaya koyup ABD anayasasına ve halkına karşı olduğuna inandıkları davranışları ifşa etmek. Özellikle Snowden’in ifşa ettiklerinin üçüncü şahıslara zarar vermemesi için harcadığı çabayı görmezden gelmemeli.

Yeni Türkiye “devlet ne yapsa yeridir” veya “örgütüm ne yapsa yeridir” diyen zihniyetin olmadığı Türkiye olacak inşallah.

Posted in Siyaset | Leave a comment

Bu müfredatla hikaye olmaz

Etyen Mahçupyan önce Eğitim Kongresinde (MEB’in Eğitim Şurası ile karıştırılmasın) Ahmet İnam’ın “bizim hikayemiz ne?” sorusu etrafında yaptığı konuşmayı özetledi, sonra ki yazısında da bu hikayeyi bulmak ve yazmak için düşünmeye ihtiyacımız olduğunu anlattı. PISA sonuçları, ara eleman ihtiyacı, din dersleri gibi temalar etrafında dönen eğitim tartışmaları sonrasında nihayet işin özüne dönük bir mecra açılıyor gibi. İnşallah arkası gelir. Ben de önce öğrenci ve uzun bir aradan sonra veli olarak Milli Eğitim’in bir paydaşı olarak bu konuda bir çift laf edeyim.

İlk öğretimde, hatta orta öğretimde, müfredatın neredeyse tamamı lüzumsuz değil zararlı; çünkü düşünmeyi köstekliyorlar. Bir hakkı teslim etmek lazım, şimdiki ders kitaplarına bakınca benim zamanıma göre konulara daha analitik yaklaşıyorlar, daha çok soru sormaya çalışıyorlar. Ama bunlar kozmetik kalıp, konu kalabalığı ve çoktan seçmeli testlerin baskısı altında ezilip gidiyorlar. Geriye 12 sene sıfat, edat, fiil öğrenip test sorularını başarıyla çözen ama halen düzgün cümle kuramayan, okuduğu metini tahlil edemeyen insanlar kalıyor. Bu durum sadece Türkiye’ye has değil elbette, ama belki bizde biraz daha yakıcı.

İlk dört sene okul sadece anadil ve matematikle uğraşmalı. Eğer anadil Türkçe değilse, Türkçe lisan öğretimi eklenebilir, toplum olarak ortak iletişim mecramız olduğu için. Burada anadilden kastım çocuğun okul çağına geldiğinde kendini en rahat ifade ettiği dil. Anadilini zaten bildiğine göre cümlenin öğelerini bilse ne olur bilmese ne olur. Onun için lüzumsuz dil bilgisi ile vakit kaybetmemeli. Bol okuma, yazma ve konuşma faaliyetlerinde ibaret bir ders olmalı. En baştan itibaren metinleri, tartışma faaliyetleri ile tahlile ağırlık verip düşünmeyi teşvik etmeli. Tanımlar, şablonlar ile uğraşmadan, sadece örnekler üzerinde vakit harcayarak çocuklar metinleri tutarlılık-tutarsızlık, benzerlik-benzemezlik gibi açılardan değerlendirebilecek, sınıflayabilecek yetkinliğe ulaştırılmalı. Okutulan metinler aracılığıyla şu anda herbiri ayrı ders olan sosyal, fen vs. konularında bilgi verilmiş olur. Matematik de anadil dersi ile uyumlu şekilde mantık altyapısını güçlendirecek şekilde verilmeli. Böyle bir temel üzerine ileriki senelerde çok daha sağlam şekilde değişik alanlar inşa edilebilir.

İmam Gazali’nin “mantık bilmeyenin ilmine güven olmaz” sözü rehber olmalı.

Posted in Eğitim/Education | Leave a comment

Eğitim ve önyargılar hakkında

30 Mart 2014 yerel seçimleri sonrasında KONDA detaylı bir araştırma raporu yayımladı. Raporun “Oy Tercih Sebebi” (Bölüm 3.5) kısmında seçmenlere oy verdikleri partiyi neden tercih ettikleri sorulmuş. AK Parti’ye oy verenlerin %42’si lider için, %37’si taraftarlık ve ideoloji nedeniyle oy verdiklerini söylemişler. CHP’ye oy verenlerin %60’ı taraftarlık ve ideolojiyi sebep göstermişler.

Raporun “Eğitim durumu” (Bölüm 3.1.3) CHP’li seçmenlerin %57’si, AK Parti seçmenlerinin ise %33’ü lise ve üstü eğitim almış. (Yüksek lisans ve doktora sahiplerinin %55’i CHP derken, ancak %12’si AK Parti demiş.) Şimdi bu seçmenlerin yaşadıkları ortamı nasıl değerlendirdiklerine bakalım. Raporun “Neden Oy Veriyorlar” (Bölüm 4) kısmında partilerin seçmenlerinin kendi oy verme sebepleri yanında diğer partilere oy verenlerin neden verdiklerine dair görüşleri verilmiş. (Buradaki sorular açık uçlu sorulmuş, 3.5’deki soru ise beşli seçenekli olarak sorulmuş. O nedenle tam bir örtüşme görülmüyor, KONDA’nın bu konuda bir değerlendirmesi var mı bilmiyorum ama çok önemli bir husus değil.) CHP seçmeninin %57’si AK Parti’ye oy verenlerin kandırıldıkları, cahil oldukları, din kullanıldığı için oy verdiğini düşünüyor. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde AK Parti seçmenleri oy verme sebepleri olarak bunların hiç birini göstermemişler. CHP’ye neden oy verildiği sorulduğunda ise AK Parti seçmeninin %38’i siyasi ve ideolojik görüş yakınlığından ötürü demiş, CHP seçmenlerinin %49’u bu kategorileri oy tercihlerinin sebebi olarak göstermiş.

Yani, “az eğitimli” AK Parti seçmeni CHP’liler için küçümseyici sebepler ileri sürmeyip, dikkate değer bir isabetle neden CHP’ye oy verdiklerini tesbit etmiş. Öte yandan, “çok eğitimli” CHP seçmeni ise AK Parti’ye neden oy verildiği konusunda basma kalıp tekrarlarla sıfıra yakın isabet kaydetmiş. Eğitim sistemimiz hakkında ibretlik bir durum.

Posted in Siyaset | Leave a comment