Ne Olacak?

7 Haziran seçimlerinde ne oldu, sonrasında ne olacak?

Kişisel olarak tercihim HDP’nin Meclise girmesi, AKP’nin tek başına hükümet kuracak sınırı biraz geçmesi yönündeydi. HDP’nin barajı geçeceği kesin gibi olunca, – önemli ölçüde de son haftalarda Anglo basında çıkan üstenci, oryantalist yazılar nedeniyle – oyumu AKP’ye verdim. Neticede HDP Meclise kuvvetli bir oy oranı ile girdi, ama kimse de tek başına hükümet kuramıyor.

Öncelikle şunu belirtmek lazım: Sandık vefanın değil, geleceğin oylandığı yerdir. Partilerin ve  adayların seçmenden vefa beklemek hakkı yoktur, bilakis onların seçmenlerine vefa borcu vardır.

Seçime katılım oranı da gayet yüksek olduğu için (%87), “seçmenim sandığa gitmedi” bahanesi pek geçerli değil. Güneydoğu’ya bakıldığında AKP’nin ciddi bir oy kaybı dikkat çekiyor. Burada barajın söz konusu olmadığı Cumhurbaşkanlığı seçimi ile karşılaştırmak isabetli olur. Özellikle Cumhurbaşkanının Çözüm Süreci ve Kürt Sorunu hakkındaki konuşmaları AKP seçmeni HDP’ye göndermiş gibi duruyor.

AKP bıçak sırtı tek başına iktidar olsaydı, oy kaybının faturası Davutoğlu’na kesilirdi, ama şu andaki durumda fatura büyük ölçüde Erdoğan’ın önüne konulacaktır.

Önümüzde iki siyasi sorun var: Günbegün hükümet etme işleri ve sistemik değişiklik. Bütün partiler seçim kampanyalarında koalisyonlar konusunda, anayasa değişikliği konusunda oldukça net pozisyonlar aldılar. Herkes sözünde durursa hükümet kurulmaz ama biraz fedakarlık, biraz bakanlıkların cazibesi derken bir hükümet kurulacaktır herhalde. Hükümeti kuracak kombinasyonlarla anayasayı değiştirme talebi olanların kombinasyonları örtüşmediği için enteresan bir gerilim olacak.

AKP’nin olmadığı hükümet kombinasyonu, Ahmet Necdet Sezer’le çalışmak zorunda kalan AKP hükümetleri gibi olacaklar. Cumhurbaşkanı engellerini aşmak için AKP yapınca şikayet ettikleri manevraları yapacaklar, Erdoğan ise seçimle geldiği için “denetim” yetkisini kullanırken kendini tükürdüğünü yalamış gibi hissetmeyecek. CHP-MHP-HDP koalisyonunda CHP sayıca çok olsa da moral üstünlük diğerlerinde olacaktır, bu da hükümet pazarlıklarını etkileyecektir.

AKP’ye koalisyonda yer alması için içeriden ve dışarıdan baskı olacaktır. Davutoğlu’nun sonuçlar belli olmaya başlayınca ilk beyanatında “hiç bir gücün önünde eğilmeyiz” demesi acaba buna mı gönderme yapıyordu? İktidar imkanlarından ve avantajlarından faydalanmaya devam etmek isteyenler içeriden, bölgesel “istikrar” politika hesabı olanlar – ABD gibi – dışarıdan bastıracaklardır. Partinin ideolojik iddiasının sahipleri buna karşı durmak isteyebilirler ama pragmatist ve oportunist kanatlarla olan mücadeleyi kim kazanır belli olmaz.

Anayasa değişikliğini öne çıkarmış iki parti AKP ve HDP idi. HDP AKP ile hükümet yapmayacağını seçimden sonra da vurguladı, ama bu anayasal değişiklikler için pazarlık edemeyecekleri anlamına gelmez. HDP, AKP’siz bir hükümeti içeriden veya dışarıdan desteklerken, aynı zamanda anayasa değişikliği için AKP ile çalışabilir. Hükümet ortaklarını rahatsız etse de aşağı yukarı denk üç partinin koalisyonu olduğu için iktidar uğruna CHP ve MHP çaresiz olabilirler. AKP ve HDP’nin pazarlığı ile hazırlanacak bir anayasa gerçekten “yeni Türkiye” mutabakatı olabilir.

Hayırlısı olsun…

Posted in Siyaset | Leave a comment

Ecdaddan Tehcir hakkında

Said Halim Paşa (1864-1921) 1913-1917 yılları arasında Sadrazamdı, yani İttihat ve Terakki’nin hükümet ettiği dönemde hükümetin başıydı. Talat Beyin Dahiliye Nazırı, Enver Paşanın Harbiye Nazırı olduğu dönem. (1917’de Talat Paşa Sadrazam oldu). Savaş sonrası mağlubiyeti soruşturmak için kurulan Yüce Divan’a verdiği ifadede (5 Kasım – 21 Aralık 1918) şunları söylüyor:

[Rus cephesinde Osmanlı ordusundan firar edip Ruslara destek olan çetecilik yapan Ermenilerin olduğundan, askeriyenin teklifi üzerine Meclis’in ordu kumandanlarına gerek bireysel gerek toplu tehcir yetkisi verdiğini, ve bunun makul bir düzenleme olduğunu öne sürdükten sonra…]

Fakat maalesef icrasına memur olanlar, kanunu fena bir halde tatbik eylediler. Sızıltılar işitilmeye başlayınca, sebeplerinin buldurulması ve cezalandırılması için tahkikat komisyonları teşkil eyledik ve bu komisyonlara da memlekette namus ve iffetiyle temayüz etmiş zevatı intihap eyledik. Tahkikat-ı lazıme icra edildi ve komisyon raporunu Dahiliye Nezaretine takdim eyledi. Memalik-i Şahanenin birçok kısmını gezip, oldukça az bir müddette tahkikatını ikmal eyleyen komisyonun raporu Dahiliye Nezaretinden Sadarete aylarca gelmedi. Mükerreren ve musırren bu rapor Dahiliye Nezaretinden talep edildiği halde “Daha ikmal edilecek veya ıslah edilecek nukatı var” diye Dahiliye Nezareti taallül gösterdi ve binaenaleyh hakikati ketmeylemek azm-i kat’isinde bulunduğu anlaşılıyordu. Talat Bey’in Dahiliye Nezaretinde kaldığı müddetçe bu işe bir hüsn-ü netice vermek imkanı mefkuttu. Talat Bey’i de Dahiliye Nezaretinden ıskat edebilmek salahiyetim dahilinde bulunmadığından, meselenin icap ettirdiği neticeyi istihsal mümkün olmadığından, daha münasip bir zamana talik etmek mecburiyet hasıl oldu. Maamahif İstanbul’da ve gözümün önünde bulunan Ermeni ve Rumların ancemaatin tehcir edileceği Ermeni erkan ve eşrafı tarafından bana ihbar edildiği zaman bu icraata kemal-i şiddetle mani oldum.[*]

100 sene sonra devlet erkanımız ecdadımıza sahip çıkma saikiyle hareket edecekse, Talat Paşayı tercih etmek zorunda değiller. En azından Said Halim Paşanın (ki kendisi İslamcı düşüncenin öncülerinden sayılır) pozisyonuna sahip çıksınlar. Aslında geçen sen Başbakan Erdoğan’ın taziyesi ve Dışişleri Bakanı ve Başbakan olarak Davutoğlu’nun beyanatları bu istikamette ilerliyordu, fakat bu sene Papa’ya verilen tepkiyle başlayan beyanatlar bu çizginin gerisine düştü.

Said Halim Paşanın bahsettiği, bir türlü Talat Beyin Dahiliye Nezaretinden gelemeyen Tahkikat Komisyonu raporları ne oldu acaba?

[*] “Said Halim Paşa – Buhranlarımız ve Son Eserleri“, İz Yayıncılık, 1993, ISBN 975-355-074-X, sayfa 322-323. Bir dipnotta belirtildiğine göre Yüce Divan ifadesi  1918’de Vakit gazetesinde tefrika edilmiş ve 1933’te kitap olarak da yayımlanmış

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Metin içinde tutarlılık problemleri

T24 sitesinde 10 Mart 2015’de Eren Keskin ile bir röportaj yayımlandı. Eren Hanım hakkında birşey bilmiyordum ama yazının girişinde “hukukçu, insan hakları savunucu ve yazar” olarak sunuluyor. Eren Hanım da şöyle diyor:

Kesinlikle demokratik, sivil mücadeleden yanayım, ama bir insan hakları savunucusu olarak PKK’nin silahına ihtiyaç olduğunu savunuyorumPKK’nin silah bırakması en son tartışılacak maddedir.

Bu şaşırtıcı militarist pozisyonu daha sonraki bir ifadesi anlamamıza yardımcı oluyor:

İnsan hakları örgütleri devletin hak ihlallerine karşı kurulmuş bir örgütlenme. Şunu her zaman söylüyoruz, öyle bir devlet yapısında yetiştirildik ki, öyle bir resmi ideoloji bize pompalandı ki, hepimiz aslında egemenimize benzedik. İnsan hakları örgütleri de dahil, hepimizin bu devlete çok benzediğini düşünüyorum. Son derece erkek egemen, militer, feodal yapılar kuruyoruz.

[…]

Gerçekten bir demokratikleşme yaşanacaksa, önce kendimizden başlatmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu sadece PKK için değil, diğer sol örgütler için de böyle. Ayrıca bu konuda korkmamak gerekiyor. Savaş, zaten hata barındırır. Herkes hata yapar savaşta. Tabi ki devasa, örgütlü bizi bile kendisine benzetmiş bir devletten bahsediyoruz. Öncelikli olan devletin suçlarını araştırmaktır. İnsan hakları savunucuları da doğal olarak bunu yapmışlardır.

Silaha olan güvenindeki probleme rağmen söyleşinin sonunda cinsel şiddetin devlet elinde bir araç haline gelmesine yönelik eleştirileri önemli.


15 Mart’ın diğer garip yazısı Yeni Şafak‘ta Cem Küçük’ün yazısı idi. Aslında geçmişte de işlediği bir konuyu toparlamış ama kaş yaparken göz çıkarmış gibi olmuş. Yazının ana teması insan hakları savunucusu ABD’nin bile devletin çıkarları ve sırları için gazetecilerin gözünün yaşına bakmadan hapse attığını anlatarak Türkiye’deki paralelci gazetecilere uyarıda bulunmak. Ama Yeni Şafak gibi ABD’nin Afganistan ve Irak savaşları sırasında yaptıklarını şiddetle eleştirmiş (özellikle İbrahim Karagül’ün yazıları), ABD elçiliğinin yalanladığı haberleri sonradan Bradley Manning gibilerinin ifşa ettikleri ile doğrulanmış bir gazetede, bu insanların başlarına gelenleri savunur ve onaylar pozisyonda olmak garip. Türkiye’de paralelcilerin yaptıkları örgütlü güç mücadelesinde fırsatçılık, halbuki Snowden, Manning gibilerinin yaptıkları birey olarak kendilerini ortaya koyup ABD anayasasına ve halkına karşı olduğuna inandıkları davranışları ifşa etmek. Özellikle Snowden’in ifşa ettiklerinin üçüncü şahıslara zarar vermemesi için harcadığı çabayı görmezden gelmemeli.

Yeni Türkiye “devlet ne yapsa yeridir” veya “örgütüm ne yapsa yeridir” diyen zihniyetin olmadığı Türkiye olacak inşallah.

Posted in Siyaset | Leave a comment

Bu müfredatla hikaye olmaz

Etyen Mahçupyan önce Eğitim Kongresinde (MEB’in Eğitim Şurası ile karıştırılmasın) Ahmet İnam’ın “bizim hikayemiz ne?” sorusu etrafında yaptığı konuşmayı özetledi, sonra ki yazısında da bu hikayeyi bulmak ve yazmak için düşünmeye ihtiyacımız olduğunu anlattı. PISA sonuçları, ara eleman ihtiyacı, din dersleri gibi temalar etrafında dönen eğitim tartışmaları sonrasında nihayet işin özüne dönük bir mecra açılıyor gibi. İnşallah arkası gelir. Ben de önce öğrenci ve uzun bir aradan sonra veli olarak Milli Eğitim’in bir paydaşı olarak bu konuda bir çift laf edeyim.

İlk öğretimde, hatta orta öğretimde, müfredatın neredeyse tamamı lüzumsuz değil zararlı; çünkü düşünmeyi köstekliyorlar. Bir hakkı teslim etmek lazım, şimdiki ders kitaplarına bakınca benim zamanıma göre konulara daha analitik yaklaşıyorlar, daha çok soru sormaya çalışıyorlar. Ama bunlar kozmetik kalıp, konu kalabalığı ve çoktan seçmeli testlerin baskısı altında ezilip gidiyorlar. Geriye 12 sene sıfat, edat, fiil öğrenip test sorularını başarıyla çözen ama halen düzgün cümle kuramayan, okuduğu metini tahlil edemeyen insanlar kalıyor. Bu durum sadece Türkiye’ye has değil elbette, ama belki bizde biraz daha yakıcı.

İlk dört sene okul sadece anadil ve matematikle uğraşmalı. Eğer anadil Türkçe değilse, Türkçe lisan öğretimi eklenebilir, toplum olarak ortak iletişim mecramız olduğu için. Burada anadilden kastım çocuğun okul çağına geldiğinde kendini en rahat ifade ettiği dil. Anadilini zaten bildiğine göre cümlenin öğelerini bilse ne olur bilmese ne olur. Onun için lüzumsuz dil bilgisi ile vakit kaybetmemeli. Bol okuma, yazma ve konuşma faaliyetlerinde ibaret bir ders olmalı. En baştan itibaren metinleri, tartışma faaliyetleri ile tahlile ağırlık verip düşünmeyi teşvik etmeli. Tanımlar, şablonlar ile uğraşmadan, sadece örnekler üzerinde vakit harcayarak çocuklar metinleri tutarlılık-tutarsızlık, benzerlik-benzemezlik gibi açılardan değerlendirebilecek, sınıflayabilecek yetkinliğe ulaştırılmalı. Okutulan metinler aracılığıyla şu anda herbiri ayrı ders olan sosyal, fen vs. konularında bilgi verilmiş olur. Matematik de anadil dersi ile uyumlu şekilde mantık altyapısını güçlendirecek şekilde verilmeli. Böyle bir temel üzerine ileriki senelerde çok daha sağlam şekilde değişik alanlar inşa edilebilir.

İmam Gazali’nin “mantık bilmeyenin ilmine güven olmaz” sözü rehber olmalı.

Posted in Eğitim/Education | Leave a comment

Eğitim ve önyargılar hakkında

30 Mart 2014 yerel seçimleri sonrasında KONDA detaylı bir araştırma raporu yayımladı. Raporun “Oy Tercih Sebebi” (Bölüm 3.5) kısmında seçmenlere oy verdikleri partiyi neden tercih ettikleri sorulmuş. AK Parti’ye oy verenlerin %42’si lider için, %37’si taraftarlık ve ideoloji nedeniyle oy verdiklerini söylemişler. CHP’ye oy verenlerin %60’ı taraftarlık ve ideolojiyi sebep göstermişler.

Raporun “Eğitim durumu” (Bölüm 3.1.3) CHP’li seçmenlerin %57’si, AK Parti seçmenlerinin ise %33’ü lise ve üstü eğitim almış. (Yüksek lisans ve doktora sahiplerinin %55’i CHP derken, ancak %12’si AK Parti demiş.) Şimdi bu seçmenlerin yaşadıkları ortamı nasıl değerlendirdiklerine bakalım. Raporun “Neden Oy Veriyorlar” (Bölüm 4) kısmında partilerin seçmenlerinin kendi oy verme sebepleri yanında diğer partilere oy verenlerin neden verdiklerine dair görüşleri verilmiş. (Buradaki sorular açık uçlu sorulmuş, 3.5’deki soru ise beşli seçenekli olarak sorulmuş. O nedenle tam bir örtüşme görülmüyor, KONDA’nın bu konuda bir değerlendirmesi var mı bilmiyorum ama çok önemli bir husus değil.) CHP seçmeninin %57’si AK Parti’ye oy verenlerin kandırıldıkları, cahil oldukları, din kullanıldığı için oy verdiğini düşünüyor. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde AK Parti seçmenleri oy verme sebepleri olarak bunların hiç birini göstermemişler. CHP’ye neden oy verildiği sorulduğunda ise AK Parti seçmeninin %38’i siyasi ve ideolojik görüş yakınlığından ötürü demiş, CHP seçmenlerinin %49’u bu kategorileri oy tercihlerinin sebebi olarak göstermiş.

Yani, “az eğitimli” AK Parti seçmeni CHP’liler için küçümseyici sebepler ileri sürmeyip, dikkate değer bir isabetle neden CHP’ye oy verdiklerini tesbit etmiş. Öte yandan, “çok eğitimli” CHP seçmeni ise AK Parti’ye neden oy verildiği konusunda basma kalıp tekrarlarla sıfıra yakın isabet kaydetmiş. Eğitim sistemimiz hakkında ibretlik bir durum.

Posted in Siyaset | Leave a comment

Bu ne kendini beğenmişlik

Seçim öncesi Cüneyt Özdemir’in köşesinde aktardığı bir “çapulcu” blogu epey eleştiri almıştı. Aynı havada bir yazı da seçim sonrası t24 sitesinde yayımlandı. Bu memleket halkının, bırakın II. Meşrutiyet dönemini, Cumhuriyet’in tek parti döneminde, 1946 seçimlerinde, her darbe sonrası gösterdiği direnişden habersizcesine “gerçekten direnmeye birkaç ay önce başlamış bir halk” olduğumuzu söyleyebiliyor. Yani Türkiye’nin direniş tarihi Gezi ile başlıyormuş!

Eh tabii yazarın direniş hafızası bu derinlikte olursa, Avrupa halkları ile bizimkini karşılaştırıp bize acemilik payesini vermesi doğal. Halbuki seçim sonuçları aynen onun dediği gibi halkın “zor kazandığı şeyin kıymetini bildiğini” göstermekte.

Sonunda yazı insan ilişkilerinde fazla Avrupai olmalarının yarattığı probleme(!) gelip dayanıyor. Onlar sandıklarda beklerken (“saygılı ve mesafeli”) oylarına sahip çıkıyorlar, AKP’ye oy verenler ise (“samimi ve saygısız”) çıkarma yapıyorlar.

Gezi neslinin gerçeği buysa eğer, Kemal Amcalarının neslinden hiç de farklı bir yerde durmuyorlar. Aynı şeyi tekrarlayıp farklı sonuç bekleyenlere ne deniyordu?

Posted in Siyaset | Leave a comment

Feraset, basiret, dirayet, marifet…

Feraset herkese, basiret karar alıcılara, dirayet uygulayıcılara, marifet gözetenlere lazım.

Her türlü toplulukta (aile, iş, dernek, vs.) üstlendiğimiz role göre sahip olmamız gereken hasletler bunlar.

Memleket yönetimine uyarlarsak:

Seçmenden beklenen feraset. Gerçekçi olmak gerekirse, ariflerin siyasete talip olma ihtimalleri düşük olduğundan siyasetçilerden beklememiz gereken basiret ve dirayet olmalı. Basiretli siyasetçi de ariflere danışmayı ihmal etmez.

Sistemi yöneticilerin marifet sahibi olmaları beklentisiyle kurarsak çuvallamayı garanti ederiz.

Posted in Siyaset | Leave a comment

Gezi izlenimleri

Geçtiğimiz Cumartesi günü öğleden sonra Gezi Parkını dolaştım. Metro çıkışından parkın merkezine doğru yürüdükçe bir bakıma Türkiye’den ABD’ye gidiyormuş gibi bir izlenime kapıldım. Parkın merkezinde dış görünüşleri, sloganları, rahat tavırları ile ABD’deki kampus protestolarından tanıdığım tipte genç insanlar vardı. Enerjik ama şenlikli bir hava hakimdi. Tahminim, buradaki gençlerin önemli bir kısmının New York Central Park’ını ya da Londra Hyde Park’ını birinci elden görmüş kişiler olduğu yönünde.

Parkın çeperinde ve meydan tarafında ise bir kısmını ilk defa duyduğum örgütlerin masaları, flamaları ve elemanları vardı. Burada masalardaki insanlar daha ciddi suratlı, sloganlar daha bildik idi. Ama, merkezden yayılan havanın etkisiyle midir, normalde yanyana durması zor sloganların sahipleri herhangi bir husumet izi olmadan birlikteydiler. Parkta Kürt veya başka bir etnik grubun taleplerini sergileyen bir örgüt veya masa olmaması da dikkatimi çekti.

Parka kendim gidene kadar gazetelerin internet sayfalarından edindiğim Gezi protestocuları izlenimi neredeyse tamamen parkın merkezindeki insanlardan ibaretti. Çevredeki posterler, diğer daha bildik gruplar pek bahsedilmiyordu. Park ve Taksim’in bütünlüğüne bakınca bunun yanıltıcı bir resim olduğunu düşündüm. Toplumsal ve global meşruiyet zeminin nerede olduğunu medya da farketmiş ve ona göre bir imaj inşası yapmıştı demek ki.

Parkın merkezinin Türkiye’de henüz geniş bir toplumsal karşılığı yok sanırım. Ama Türkiye’nin ekonomik ve sosyal değişimi bu tempoda giderse 2023‘ün protestolarında ağırlık böyle insanlardan oluşacak. Konular bireysel özgürlükler, çevre vs. gibi konular olacak. Yani durum pek fena değil bence. Ama şimdilik bunlar sadece “eski Türkiye’nin” muhalefetine Batı’da meşruiyet sağlamak için bir araç durumunda.

Bağlantılı bir husus da şu: Parkı gördükten sonra Taksim Platformu olarak Başbakan Yardımcısı ile görüşen heyet ile Gezi Parkındakiler arasında bir temsiliyet ilişkisi kurmakta zorlanıyorum. Heyet şimdiye kadar hemen hiç bir konuda hükümetle netice alıcı müzakerede bulunamamış, yaşını başını almış –parktaki nüfusa göre– “ağbilerden” oluşuyordu.

Posted in Siyaset | Leave a comment

Chomsky & saving the phenomena

Pierre Duhem has a monograph called “To Save the Phenomena” where he discusses the Galilean revolution in physics which made the mathematics the language of physics. Previously, the proper scientific theory had to fit the phenomena observed but also the model had to “make sense.” To explain the last point: an example given in Duhem’s essay is that the acceptable model is the one that can be built by a skilled carpenter. Astronomy, when it used mathematical models to fit the observations, was failing this test of being properly scientific. Abstract mathematical models were not considered “real.”

In a Nov 2011 interview in the Atlantic, Noam Chomsky brings up an argument similar to the pre-Galileans in his criticism of the statistical or machine learning techniques. This time around, the “acceptable” model of scientific method is the algorithm or the mathematical model. Statistical data analysis (big data) to discover connections & relations is OK to get results (i.e. it saves the phenomena) but does not give us the insight into what is really going on. This is Chomsky’s argument.

It would be interesting to see where this debate will take our concept of what proper science is.

Posted in Felsefe/Philosophy | Leave a comment

Bir başkanlık sistemi önerisi

Burada önerilen sistemde egemenliğin tüm boyutlarının herhangi bir zümre ile paylaşılmadan halkın iradesine dayandırılması esas alınmıştır. Yasama ve Yürütme için bu düzenli serbest seçimler aracılığı ile, yargı için ise seçimle halktan yetki almış Meclis ve Başkan aracılığıyla atamalarla sağlanmıştır.

Türkiye Milletvekilliği mekanizması ve barajların kaldırılması ile TBMM’de en geniş temsiliyet sağlanmıştır. Başkanlık sistemi ile parçalı bir parlamentodan kaynaklanabilecek yürütmenin kitlenmesinin önüne geçilmiştir. Başkanın atamalarda Türkiye Milletvekillerinden onay almak zorunda olması hemen herzaman Başkanı çok partili bir uzlaşı aramaya itecek bir mekanizmadır.

Önerideki görev süreleri, onama çoğunlukları için değişik değerler de düşünülebilir, bu metindeki değerler örnek (“placeholder“) olarak görülmelidir. Sürelerde organlardaki görev değişikliklerinin aynı anda olmaması gözetilmiştir.

Yasama:

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) 550 milletvekilinden oluşur. Yasa yapma yetkisi sadece TBMM’ye aittir.

501 milletvekili nüfuslarına göre illere dağıtılmıştır. 49 milletvekili ise Türkiye milletvekilidirler (TMV), seçime katılan partilerin ülke genelinde aldıkları oylara göre partiler arasında dağılırlar. TBMM seçimlerinde yerel veya ülke genelinde baraj uygulanmaz. Türkiye Milletvekillerinin dağılımı en düşük oy alan siyasi partilerden başlar; %2 oy alan bir parti bir tane Türkiye milletvekili çıkarır. Yasalar TBMM’nin 550 üyesinin katılımı ile yapılır, il milletvekilleri ve Türkiye milletvekilleri TBMM çalışmalarına katılımda farksızdırlar: komisyonlar vs. TBMM”deki siyasi parti gruplarına göre oluşturulur, kanun teklifleri sunmakta ve oylamakta tüm milletvekilleri aynı haklara sahiptirler. Ancak, Türkiye milletvekilerinden oluşan 49 kişilik heyet yürütmenin yaptığı bazı atamaların onay merciidir ve onay kararları çoğunluk ile alınır.

Türkiye Milletvekillerinin sayılarının il veya seçim bölgesi sayısı ile ilişkisi yoktur. Zaten Türkiye gibi iç göçün halen yüksek olduğu bir ülkede çoğu il sınırları idari kolaylık için devlet tarafından belirlendiği için siyasi/toplumsal karşılığı olması gerekmez.

Milletvekili seçimleri 4 senede bir sonbahar aylarında (Eylül, Ekim, Kasım) yapılır. TBMM seçim senesini değiştiremez, sadece özel durumlara istinaden sonbaharın hangi ayında yapılacağına dair düzenleme yapabilir.

 Yürütme:

Ülke genelinde yapılan seçimde oyların yarısından fazlasını kişi başkan olur, bunun için gerekirse son aşamaya en çok oy alan iki adayın katıldığı iki aşamalı seçim yapılır. Başkanın bir siyasi parti üyesi olmasında sakınca yoktur.

Başkan, bakanlar kurulunu atar. Bakanlar aynı zamanda milletvekili olamazlar. Eğer bir bakanlığın ayrı bütçesi var ise, o bakan başkan tarafından aday gösterildikten sonra Türkiye milletvekillerinden oluşan 49 kişilik heyetin çoğunluğunun onayı ile göreve başlayabilir. TBMM’nin tatiline rastlayan zamanlarda yapılan atamalarda bakan TBMM Türkiye milletvekilleri heyeti toplanana kadar geçici olarak görevine başlar.

Kendilerine ait ayrı bütçeleri olmayan bakanlar ise başkanın ataması ile göreve başlarlar.

Başkan her sene bütçe taslağını hazırlar ve TBMM’nin onayına sunar.

Başkanlık seçimleri 5 senede bir sonbahar aylarında (Eylül, Ekim, Kasım) yapılır. TBMM seçim senesini değiştiremez, sadece özel durumlara istinaden sonbaharın hangi ayında yapılacağına dair düzenleme yapabilir.

Yargı:

Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeleri Başkan tarafından aday gösterilir, Türkiye milletvekilleri tarafından onaylanır. AYM üyelerinin görev süreleri 65 yaşında veya istifa ile sona erer. Yargıtay Başsavcısının dava açması durumunda TMV heyeti tarafından yapılacak bir yargılama ile AYM üyesinin görevine TVM heyetinin nitelikli çoğunluğunun onayı ile son verilir.

Hakimler ve savcılar birbirlerinden tamamen farklı kurumsal yapılar halinde organize olurlar.

Hakimler Yüksek Kurulu (HYK) 9 üyeden oluşur. 5 üye Başkan tarafından 1. sınıf hakimler ve/veya hukuk fakületeleri profesörleri arasından aday gösterilir ve TMV heyeti tarafından onaylanır. 4 üye ise tüm hakimlerin katıldığı oylama ile 1. sınıf hakimler arasından seçilirler. HYK üyeleri 4 seneliğine veya 65 yaşını doldurana kadar görev yaparlar. HYK, hakimlerin terfi ve tayinlerini düzenler, hakimlik meslek kıstaslarını belirler, mesleğe alma ve atma yöntemlerini belirler ve uygular. Performans kriterleri arasına hakim kararlarının üst mahkemelerce (AIHM dahil) onanma oranını mutlaka dahil eder.

Yargıtay Başkanını HYK adli yargı mensubu 1. sınıf hakimler arasından nitelikli çoğunlukla aday gösterir ve TMV heyetinin onayına sunar. Yargıtay Başkanı 6 seneliğine veya 65 yaşını doldurana kadar görev yaparlar.

Danıştay Başkanını HYK idari yargı mensubu 1. sınıf hakimler arasından nitelikli çoğunlukla aday gösterir ve TMV heyetinin onayına sunar. Danıştay Başkanı 6 seneliğine veya 65 yaşını doldurana kadar görev yaparlar.

Hakimlerin statüsü devlet memurlarından ayrı bir yasayla düzenlenir.

Savcılar Yüksek Kurulu (SYK) Adalet Bakanı ve 8 üyeden oluşur. Adalet Bakanı SYK’nın başkanıdır. Adalet Bakanı haricindeki SYK üyeleri 4 seneliğine veya 65 yaşını doldurana kadar görev yaparlar. SYK savcıların terfi ve tayinlerini düzenler, meslek kıstaslarını belirler, mesleğe alma ve atma yöntemlerini belirler ve uygular. Performans kriterleri arasında açtıkları davaların kesin hükümlerinin (AİHM süreci dahil) lehte sonuçlanma oranını mutlaka dahil eder.

Yargıtay Başsavcısını SYK 1. sınıf başsavcılar arasından salt çoğunlukla aday gösterir ve TMV heyetinin onayına sunar.

Sayıştay:

Sayıştay Başkanı Başkan tarafından aday gösterilir ve TVM heyeti tarafından onaylanır. Sayıştay Başkanı 12 seneliğine veya 65 yaşını doldurana kadar görev yapar.

Posted in Siyaset | Leave a comment